'Rojava'daki Araplar, Kürtlerle kurdukları düzenden memnun'

'Rojava'daki Araplar, Kürtlerle kurdukları düzenden memnun'

Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Fırat’ın doğusuna 9 Ekim’de başlattığı askeri harekat sonrasında, harekatın yapıldığı bölgeden zaman zaman çatışma ve patlama haberleri geliyor. Kürt sorunuyla ilgili saha çalışmalarıyla bilinen Akademisyen Arzu Yılmaz, geçtiğimiz ay TSK’nin harekat yaptığı bölgeye sınır olan Suriye’de Kamışlı ve Haseke kentleriyle Irak Kürdistan Bölgesindeki Erbil’de bulundu.

Aynı zamanda Hamburg Üniversitesi Misafir Öğretim Görevlisi Dr. Arzu Yılmaz sahadaki izlenimlerini Evrensel ile paylaştı. Arap aşiretleri ile yaptığı görüşmelere değinen Yılmaz, “Birçok Suriye uzmanının bir kez rejimin geri dönüşü başladığında başta Arap aşiretlerinin yönünü yeniden Esad’a çevireceği öngörülerinin doğru çıkmadığını söyleyebiliriz. Çok açık ki, Fırat’ın doğusundaki Araplar Kürtlerle kurdukları düzenden memnun” ifadelerini kullandı. SDG içindeki Arapların sayısının Kürtlerden fazla olduğunu da hatırlatan Yılmaz, “Serêkaniyê-Gri Spî’den göç etmek zorunda kalan Kürt, Arap ya da Hristiyanların yüzde doksanı hâlâ Fırat’ın doğusunda kalmaya devam ediyor. İnsanlar içinde yaşadıkları idari ve siyasi düzene sahip çıktıklarını gösteriyor” dedi.

IŞİD’li tutuklu ve esirlerin kaldığı Haseke’deki el Hol Kampını da ziyaret eden Yılmaz, acil olarak bu durumun tartışılması gerektiğini ifade ederek, IŞİD tehlikesinin devam ettiği konusunda uyarıda bulundu. Yılmaz sorularımızı yanıtladı.

"Algı Şu Ki: Yaşanan Vahşetin ve Zulmün Faili De Sorumlusu Da Türkiye"

Türkiye’nin TSK ile aralarında cihatçı unsurlarında olduğu eski adı ÖSO yeni adıyla Suriye Milli Ordusu’nun yaptığı ve Girê Spî (Tel Abyad) ve Serêkaniyê’yi (Resulayn) aldığı ve zaman zaman çatışma ve intihar saldırı haberleri de geliyor. Kamışlı’da askeri harekata ve sonrasındaki gelişmelere ilişkin edindiğiniz izlenimi bizimle paylaşır mısınız?

Her şeyden önce basında yer aldığı biçimiyle, sahada TSK ve desteklediği cihatçı unsurlar diye bir ayrım yapılmadığını söylemeliyim. Algı şu ki: Yaşanan vahşetin ve zulmün faili de sorumlusu da Türkiye. Zaten ÖSO dediğiniz grup yerel bir unsur olarak görülmüyor. Bu sadece Kürtler açısından değil, Araplar, Hristiyanlar için de böyle. Bu unsurları Kürtler kendileri için, Araplar ve Hristiyanlar ise Suriye için bir tehdit olarak görüyor. Çünkü günün sonunda olup biteni Türkiye’nin Suriye topraklarını işgali olarak tanımlıyorlar. Esad rejimine hâlâ muhalif de olsalar hem Araplar hem Hristiyanlar arasında Suriyeli kimliği çok güçlü. Dolayısıyla, Türkiye ile hareket edenler de yabancı unsurlar olarak algılanıyor.

Bu bağlamda, dikkat çeken bir başka durum da Türkiye eliyle kontrol edilen bölgelerde kurulan düzen. Özellikle Hıristiyan azınlıklarla yaptığım görüşmelerde asıl tehdit algılarının ne olduğunu anlamaya çalıştım. İnsanlar, can ve mal güvenliklerinden daha çok Türkiye eliyle Cerablus, el Bab ve Afrin’de yürüyen idari ve hukuki düzeni bir tehdit olarak algılıyor. Doğrudan kendi sözleriyle ifade etmek gerekirse ‘Kurulan bir şeriat düzeni’ diyorlar ve İslami kurallara göre bir hayat istemediklerini söylüyorlar.  En çarpıcı olanı ise Türkiye ve IŞİD arasında da hiçbir fark gözetilmemesi. Örneğin, ‘Sizin için en büyük tehdit nedir?’ diye sorduğumda herkes ‘Türkiye’ diye cevap verdi. ‘Peki sizce Türkiye ve İŞİD tehdidi arasında ne fark var?’ soruma ise herkes ama herkes tarafından verilen cevap aynıydı: ‘Hiçbir fark yok. İkisi de aynı’…

"Esad Aynı Baskı ve Şiddet Politikalarına Devam Ediyor"

Günlük hayat nasıl?

İnsanlar tedirgin. Yarın ne olacağı konusunda ne siyasi ne idari aktörler ne de halk somut bir şey söyleyebiliyor. Ama buna rağmen Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi altında kurulan düzen hiç aksamadan devam ediyor. Serêkaniyê- Girê Spî dışında YPG’nin geri çekildiği bölgelerde güvenliği asayiş ve yerel askeri meclisler yürütüyor. Belediye ve diğer kamu hizmetlerinde hiçbir aksama yok. Hatta öğrendiğime göre Türkiye saldırılarının hemen ertesi günü birkaç ekmek fırını açılmamış, bazı belediye çalışanları işe gelmemiş. Ama iki gün içinde her şey olağan akışına girmiş. Benim orada bulunduğum sıralar 20 okulda Serêkaniyê- Girê Spî’den göç edenler yerleştirildiği için eğitim yapılamıyordu. Bu sorunu da hızla yeni kamplar kurarak çözmeye çalışıyorlardı. Sanırım gündelik hayata dair bu tabloda gördüğüm en ilginç şey üç ayrı inşaat temeliydi. Tüm tedirginliğe ve belirsizliğe rağmen insanların harıl harıl inşaat temeli atıyor olması, doğrusu çok şaşırttı beni. Ama bu da diğer birçok gösterge gibi -örneğin Serêkaniyê-Gri Spî’den göç etmek zorunda kalan Kürt, Arap ya da Hristiyanların yüzde doksanı hâlâ Fırat’ın doğusunda kalmaya devam ediyor- insanların hayatlarına, topraklarına ve daha da önemlisi içinde yaşadıkları idari ve siyasi düzene sahip çıktıklarını gösteriyor.

Kamışlı’da Suriye merkezi hükümeti ile SGD arasındaki ilişkiyi dair neler söyleyebilirsiniz?

Sadece Kamışlı değil. Fırat’ın doğusunda Türkiye sınırı boyunca her sekiz kilometrede bir rejim güçleri var. Ama sınır dışında, örneğin yerleşim alanlarında ya da bağlantı yollarında tek bir kontrol noktasında rejim gücü yok. Bu son gelişmelerle birlikte rejimin Fırat’ın doğusuna konuşlanması daha çok sembolik nitelikte. Hem askeri teçhizatlarının yetersizliği hem de sayılarının azlığı sembolik olmanın ötesinde bir izlenim vermiyor. Konuşulanlara bakılırsa rejim elindeki sınırlı elit kuvvetleri İdlib’e yönlendirdiği için zaten bundan fazlasına gücü yetmez. Öte yandan, idari ya da güvenlikle ilgili işleyişe de karışmıyorlar. Her şey eskisi gibi devam ediyor. Ama halkın sembolik de olsa rejimin geri dönüşünden rahatsız olduğunu söylemek mümkün. Rejimin yeniden yönetimi ele geçirmesinden herkes endişe duyuyor. Zira konuştuğum bazı Arap aşiretleri ‘Rejim geri döndükten sonra Dara ve Humms’da neler oldu gördük. Esad aynı baskı ve şiddet politikalarına devam ediyor’ diyorlar. Bu bağlamda, birçok Suriye uzmanının bir kez rejimin geri dönüşü başladığında başta Arap aşiretlerinin yönünü yeniden Esad’a çevireceği öngörülerinin doğru çıkmadığını söyleyebiliriz. Çok açık ki, Fırat’ın doğusundaki Araplar, Kürtlerle kurdukları düzenden memnun. Bir kere halihazırda SDG içindeki Arapların sayısı Kürtlerden fazla. Arap çoğunluğun yaşadığı yerleşimlerde tüm yönetim birimlerinde yine sayısal üstünlük Araplarda. Diğer yandan, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetiminde sıradan bir memur rejimin kontrolü altında aynı pozisyonda çalışan bir memurdan yaklaşık iki kat fazla maaş alıyor. Ev kiraları daha ucuz. Elektrik ve su için para ödemiyorlar. Gelir vergisi, gayrimenkul vergisi yok. Sadece ticaret yapanlardan alınan sabit bir vergi var. Mazot, benzin rejim bölgesindeki fiyatlardan daha ucuz. Sonuçta, rejimin geri dönüşü Türkiye’nin saldırılarının önünü kesen acil bir çözüm olarak kabullenilmiş olsa da mevcut işleyişe müdahale ihtimali herkesi endişelendiriyor diyebiliriz.

“Türk Mallarına Boykot Dövizleri Hâlâ Asılı”

Türkiye’nin Kuzeydoğu (Rojava) Suriye’ye askeri harekatının Erbil’e yansımasına ilişkin neler belirtebilirsiniz?

Çok şaşırtıcı. Erbil, Duhok, Süleymaniye’de yaşayan insanlar da şaşkın. Örneğin, 16 Ekim’de bile böyle bir tepki sokaklara yansımadı, “Nasıl oldu da böylesine şiddetli bir tepki gösterildi” diye herkes birbirinin düşüncelerini soruyor. Ama bunu sorgulasalar da diğer yandan ‘Ben de duramadım, tutamadım kendimi, artık yeter diye sokağa çıktım’ diyen onlarca insanla konuştum. Türk mallarına boykot öyle bir hal almış ki, birçok zincir market müşterilerine raflardaki ürünler bittikten sonra bir daha Türkiye’den mal almayacağız sözü vermek zorunda kalmış. Hâlâ vitrinlerde boykot dövizleri asılı dükkanlar var. Birçok kişi ‘Engellenmese daha çok katılım olur, gösteriler daha uzun sürerdi’ dedi. Hatta Başkan Neçirvan Barzani’nin Türkiye’nin Suriye saldırıları konusunda ‘Hedef Kürtler değil’ açıklaması bu tepkinin önünü alma girişimi olarak okunuyor. Bu arada, Irak Kürdistanı’ndan Rojava’ya Türkiye’ye karşı savaşmaya giden yüzden fazla insan oldu. Sanırım Irak Kürdistanı’nda tepkinin bu boyuta ulaşmasında özellikle iki faktör rol oynadı: birincisi, Türkiye’nin Kobanê ile başlayan referandum süreci ve Afrin’le devam eden saldırılarında Serêkaniyê ve Gri Spî salt bir Kürt düşmanlığı olarak algılandı ve sabırlar taştı. İkincisi ise yaşanan siyasi gerilimlere rağmen Rojava ve Başur arasında son on yılda bir kader ortaklığı duygusu gelişti. Biri olmadan diğerinin hayatta kalmasının imkansızlığı idrak edildi. Bu bağlamda, şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, IŞİD’den sonra bu kez de Türkiye Kürtler nazarında bir ortak düşman ve tehdit olarak belirdi. 

Erbil’de Irak’taki protestolar nasıl konuşuluyor?

Bu işin bize faturası ne olur diye bakıyor insanlar. Protestoların özellikle Sünni yerleşim alanlarına sıçrayıp sıçramayacağı endişesi var, ki geçtiğimiz hafta bu oldu. Sünni nüfusun ağırlıklı olduğu bölgelerin Kürdistan’a yakın olmasının ötesinde Kürdistan’da bir milyona yakın ve çoğunluğu Sünnilerden oluşan Iraklı yerinden edilmiş insan yaşıyor. Bundan doğabilecek ciddi güvenlik sorunları var.  Ama bu konuda sanırım altı çizilmesi gereken en önemli şey şu: Kürdistan Bölgesel Yönetiminin Bağdat’ın yaşadığı sıkıntıları sahiplenen açıklamalarına rağmen evlerde, sokaklarda insanlar bu protestoları örneğin İran’da yaşanan gösterilerle aynı mesafeden takip ediyor. Yani doğrudan kendilerini ilgilendiren bir mesele olarak görmüyorlar, en fazla bir komşu ülkede yaşanan olaylar gibi değerlendiriyor.

Irak’taki protestolarla birlikte merkezi hükümetin istifasına kadar bölgesel hükümet ile merkezi hükümetin ilişkileri hakkında neler belirtebilirsiniz?

Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), Başbakan Abdulmehdi’nin yerinde kalması için çok çabaladı. Çünkü KBY sorunların kişilerden değil, sistemden kaynaklandığını düşünüyor, ki doğru. Burada tabii Abdulmehdi’nin Bağdat-Erbil arasında yaşanan sorunlar konusunda göreve geldiğinden bu yana yapıcı bir rol oynamasının da büyük etkisi var. Fakat KBY’nin çabaları istifaya engel olamadı. Şimdi Irak Anayasası’nın değiştirilmesine kadar gidebilecek bir süreç başladı, ki KBY’yi asıl korkutan da bu. Çünkü bu değişiklik eğer yapılabilirse en çok etkilenecek olan KBY’nin federe hakları.

Bağımsızlık referandumu ve sonrasındaki durumu da göz önünde bulundurduğunuzda nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Aslında meseleyi IŞİD sonrası Irak’ın yeniden yapılandırılması projesi çerçevesinde bakmak daha doğru olur. Zira referanduma özellikle ABD tarafından gösterilen tepkinin temelinde de bu yeni projenin gereklilikleri vardı. ABD, 2003 sonrasında Irak’ı, en genel ifadesiyle, otoritenin Şii, Sünni ve Kürt gruplar arasında paylaştırıldığı federal bir yapı olarak kurmaya çalıştı. Adına ‘One Iraq Policy’ denen bu yeniden kuruluşta prensip Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasıydı. Fakat günün sonunda başta İran’ın etkisiyle Şiiler diğer gruplar aleyhine güçlenirken, Sünniler Irak sahnesinden silinmeye karşı radikalleşmeyi seçti ve Kürtler de bu kaostan bağımsızlık yoluna girerek kendilerini sıyırmaya yöneldi. IŞİD’in ortaya çıkması ise tüm bu fay hatlarını tetikleyerek Irak devletinin bir kez daha yıkılmasına neden oldu.  Şimdi ABD ve aslında uluslararası toplum eliyle yapılmak istenen, Irak’ın toprak bütünlüğünü bu kez de Irak milliyetçiliği üzerinden ve fakat merkezi, deyim yerindeyse, eski itibarına ve gücüne kavuşturarak korumak. Yani, Irak’ı bir ulus-devlet olarak yeniden inşa etmek. Burada tabii asıl hedef İran’ın Irak’taki etkisini kırmak. Peki başarılabilir mi? Bir anayasa değişikliği ile bu başarılsa bile, eski ya da mevcut ulus-devletlerden bölge halkları ne hayır gördüyse, bundan görülecek hayır da daha fazlası olmayacaktır.

“Mesrur Barzani Ziyareti Sürpriz”

Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Mesrur Barzani Türkiye’ye bir ziyaret yaptı. Bu ziyaret nasıl karşılandı?

Sürpriz. Başbakan Mesrur Barzani’nin Türkiye’den bu ziyarete ilişkin ilk açıklama geldiğinde yalanlamış, hatta reddetmiş olması anlaşılırdı. Zira Türkiye’ye tepkinin tavan yaptığı bir dönemde bu ziyaretin gerçekleştirilmesi yeni başbakan için oldukça riskliydi. Öte yandan, Mesrur Barzani Kürtler arası ilişkiler konusunda Neçirvan Barzani’den daha hassas bir politikacı olarak bilinir zaten. Fakat çok geçmeden bu ziyaretin yapılmış olması herkes tarafından sürpriz karşılandı. O tarihte ben Erbil’deydim ve insanların hayal kırıklıklarını daha çok Mesrur Barzani’nin İngilizce konuşmasını eleştirerek dile getirmeyi tercih etmeleri doğrusu çok ilginç geldi bana. Fakat ziyaretin zamanlaması, ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in aniden Erbil’e gelmesi ertesinde gerçekleşmiş olması önemliydi. Zira Pence bu gelişi sırasında ‘Suriye’nin doğusundaki petrol sahalarının korunmasında KBY de rol alacak’ dedi. Kulislerden öğrenebildiğim kadarıyla Mesrur Barzani’nin Türkiye ziyaretinin asıl konusu da Rojava’ydı zaten. Suriye Kürt’ü mültecilerin geri dönüşü, Roj peşmergeleri ve ENKS gibi konuların müzakere edildiği konuşuluyor ama bir mutabakatın ortaya çıkıp çıkmadığı henüz belli değil. Bu bağlamda, şu da unutulmamalı ki Ankara çok uzun zamandır hem PKK hem Rojava Yönetimi ile Erbil üzerinden konuşuyor.

“Bu Dönemde Kürt Ulusal Bilincinin İnşasında Son Derece Önemli Eşikten Geçiliyor”

TSK’nin Rojava’ya askeri hareketiyle birlikte dört ülkedeki Kürtler ve diaspora da Kürtlerin tutumuna ilişkin gözlemleriniz nelerdir?

Bunu daha önce de söyledim. İster tarihsel arka plan ister Türk modernleşme projesinin görece başarısı ya da Türkiye’nin Batı’yla NATO ve AB kanalları üzerinden kurduğu bağ nedeniyle olsun, Kürtlerin yüzü hep Türkiye’ye dönük oldu. Fakat bugün geldiğimiz aşamada Kürtler artık Türkiye’ye arkasını dönmüş görünüyor. Düşünün, IŞİD’le eş değerde bir düşman ve tehdit olarak algılanıyor Türkiye. Bu çok önemli bir kırılma noktası. Aslında bir kopuş. Sanırım bu kopuşun henüz tam farkında ve muhtemel sonuçlarını henüz idrak edebilecek durumda değiliz. Her şey çok hızlı ve arka arkaya şoklar halinde yaşanıyor. Kürtler de bu yaşananların siyaset alanında neye tekabül edeceğinin çok ayırdında değil. Şu aşamada kimsenin umurunda da değil zaten. Yaşanan tam bir hezeyan. ‘Tek tek öleceğimize hep beraber ölelim daha iyi’ diyenler var. ‘Böyle yaşamaktansa, ölüme kurban olayım. Ölümden daha güzel bir şey mi var?’ diyenleri duyuyorsunuz. Bu yaşananların nerede nasıl patlayacağını kestirmek gerçekten çok güç.

Diaspora bağlamında ise bundan birkaç yıl önce bir Alman diplomat bana şöyle demişti; ‘Kürtler Avrupa’ya ilk kitleler halinde gelmeye başladıklarında ne yapacaklarını nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı ama çok inançlıydılar. Şimdi öğrendiler ama artık inançları kalmadı’. Bu söylenenler gerçekten de Kürt diasporasının özellikle 2000’lerden sonraki eylemsizliğini, çağrılara kulak vermedeki isteksizliğini açıklıyordu. Fakat önce Kobanê, ardından referandum, Afrin ve nihayet Serêkaniyê-Gri Spî diasporayı yeniden harekete geçirdi. Burada dikkat çekici olan ise parti ya da ülkesel arka planın bugüne kadar Kürt diasporasını bölen niteliğinin silikleşmiş olmasıydı. Avrupa’da son iki yılda yapılan gösterilerin birkaçına ben de katılma fırsatı buldum. Birbirini gördüğünde yolunu değiştiren insanlar günlerce yan yana yürüdüler. Bu dönemde Kürt ulusal bilincinin inşasında son derece önemli bir eşikten geçildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Rojava’ya yönelik askeri hareketin ardından Kürtler arasında ulusal birliğin gerekli olduğu fikrinin öne çıktı değerlendirmeleri yapılıyor. Sizin bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

Bu konuda tabandan yükselen talepler zaten herkesin malumu. Sorun, Kürt siyasal aktörleri arasındaki uzlaşmazlık ve tabii bu uzlaşmanın önüne geçen bölgesel ve uluslararası dinamikler. Fakat şu gözden kaçmamalı. Son yirmi yılda karşı karşıya kalınan birçok ciddi riske rağmen Kürt siyasal aktörleri bir silahlı çatışma içine girmedi. Bu çatışmasızlığı mümkün kılan en önemli faktör, her birinin bir diğerinin askeri ve siyasi alanına müdahale etmeme prensibine sadık kalmasıydı. Fakat bu prensipten hâlâ vazgeçilmemiş olsa da pratikte bu mümkün değil artık. Özellikle IŞİD’le birlikte başka bir pratik çıktı ortaya. Şimdi bu pratik, Türkiye bağlamında yeniden şekilleniyor.  Örneğin, KBY her seferinde ‘PKK Şengal’den çıkmalı’ diyor. Ama Şengal’i KBY’nin tek başına kontrol edemediği de her defasında yeniden deneyimleniyor. Rojava Yönetimi ise ENKS’yi KBY güdümünde olmakla suçluyor ne ENKS’yi ne de Roj peşmergelerini kabul ediyor. Ama bugün KBY ile ilişkilerin, özellikle Semelka Kapısı’nın taşıdığı hayati önemi göz ardı edemiyor. Sonuçta şu anlaşıldı ki, Kürdistan parçalarından birinin felaketi diğerinin selametiyle ya da Kürt partilerinden birinin zayıflaması diğerinin güçlenmesiyle sonuçlanmıyor. Bunun bir başka örneği de KDP ve KYB ilişkileri. Ama bölgeye yaptığım son gezi sırasında Rojava’daki üst düzey bir yöneticinin KBY ile ilişkiler konusunda ‘Anlaşamadığımız birçok nokta var ama ortak tehditler konusunda hemfikiriz’ sözleri, yakın zamanda ulusal birlikle ilgili ciddi adımlar atılabileceği izlenimi yarattı bende.

 

 “IŞID Tehdidi Devam Ediyor”

Tutuklu ve esir IŞİD’lilerin durumuna dair neler belirtebilirsiniz?

Acil olarak tartışılması gereken asıl konu, bana göre, IŞİD’li mahkum ve esirler. Özellikle Haseke’de bulunan el Hol Kampındaki durumun adeta pimi çekilmiş bir bomba gibi patlamaya hazır olduğu gözden kaçmamalı. Nasıl olsa çoğu kadınlardan ve çocuklardan oluşuyor diye uluslararası kamuoyunun göz ardı ettiği 71 bin 300 kişinin oluşturduğu tehdit bölgede yaşayan herkesin gündeminde.  Zira kamp güvenlik çemberine alınmış olsa da kontrol edilebilir olmaktan çok uzak. Hiçbir idari personel ya da sivil toplum çalışanı güvenlik önlemleri alınmadan kamp içinde faaliyet gösteremiyor. Yaşı 18’in altında 39 bin çocuğun eğitimini IŞİD’li kadınlar kendileri yapıyor. Ve bu kadınlar IŞİD’e destek olmaktan ya da IŞİD yönetimi altında yaşamaktan dolayı bir pişmanlık taşımadıklarını her fırsat bulduklarında söylüyor. Kamp yönetimi tarafından açılan okullarda eğitim yapılamıyor. Kampta görev yapan herkesin ortak kanaati el Hol Kampının bir IŞİD akademisine dönüştüğü. Son iki yıl içinde 4 güvenlik görevlisi kampta yaşayanların bıçaklı saldırısı sonucu öldürülmüş. Her an çıkan taşlı sopalı saldırılarda yaralanan idari ve güvenlik personelinin sayısı belli bile değil. Bu arada kendi aralarında da bugüne kadar 14 infaz gerçekleştirmişler. Kamp yönetimin kayda geçirdiği en korkunç infaz, bir annenin 13 yaşındaki kızını güvenlik görevlileriyle konuştuğu gerekçesiyle işkence ederek öldürmesi. Bir diğeri ise üç kadının yine benzer bir gerekçeyle hamile bir kadını boğması. El Hol Kampında en tehlikeli bulunan grup ise sayıları halihazırda 10 bin 700 olan 54 farklı ülke vatandaşı IŞİD’li kadın ve çocuklar. Bu gruba ‘terörist’ kategorisinde sayıldığı için uzun süre Kızıl Haç yiyecek ve gıda yardımı bile yapmamış. En son Cenevre’de yapılan bir toplantıyla bu sorun kısmen aşılmış olsa da kampın hem güvenlik hem mali açıdan yükü Rojava Yönetiminin üzerinde. Kamp için her ay harcanan para 300 bin ABD doları. Kampı ziyaret ettiğimde, gündem Türkiye’nin Serêkaniyê-Gri Spî saldırılarından bu yana sık sık IŞİD bayraklarının açılıp Türkiye lehine sloganlar atılmasıydı. Kampta çalışan her bir insanın yaşadığı psikolojik baskı ve taşıdıkları güvenlik endişesi bakışlarına yansımıştı. Doğrusu, IŞİD tehdidinin devam ettiğine ve eninde sonunda yeniden bütün dehşetiyle ortaya çıkacağına ben de el Hol Kampına gidince ikna oldum. 

Londra’da gerçekleşen NATO zirvesine ilişkin sorum olacak. Söz konusu zirveyi özellikle Rojava bağlamında ele alacak olursanız neler belirtebilirsiniz?

Bu zirvede YPG’nin Türkiye’nin istediği gibi bir ‘terör örgütü’ olarak tanımlanmaması önemli. Ancak hem NATO üyelerinin hem de Rusya’nın bu konuda oldukça çelişkili bir tutum içinde olduğunu da gözden kaçırmamak gerekir. Bir taraftan Türkiye’nin Suriye saldırılarını ‘Meşru ve haklı güvenlik endişelerine’ dayandırarak onaylamak, bir taraftan da YPG’yi terör örgütü olarak tanımlamamak ne kadar sürdürülebilir bir politika olur, tartışmalı.  Ben yapılan açıklamaların aksine bu konuda Türkiye’ye taviz kapısının tamamen kapandığını düşünmüyorum. Zaten, sahada ve diplomasi alanında da SDG, YPG’den daha çok anılır oldu. Sonuçta, YPG terör örgütü ilan edilmeyecek olsa bile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetiminin askeri gücünü SDG adı altında kurumsallaştırma yoluna girdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.